HUNP: 8,0 Follow @filmnostalgi Tweet |
Ateşten Damla
Vizyon Tarihi
: 1960
Hunp : 8,0
Orijinal Dil :
Türkçe
Oyuncular :
|
Muhterem Nur | Serap | |
|
Turgut Özatay | Asker Ahmet | |
|
Kenan Artun | Dr. Nafiz | |
|
Orhon M. Arıburnu | Rıza | |
|
Atıf Kaptan | Osman Müfit | |
|
Hasan Ceylan | Mehmet Çavuş | |
|
Erol Taş | ||
|
Muadelet Tibet | Nafiz'in Anne | |
|
Gülay Gençay | Emine | |
|
Leman Akçatepe | Ahmet Anne | |
|
Ali Seyhan | ||
|
Atilla Engin (2) | Ahmet ( 8 Yaş) | |
|
Zeki Tüney | ||
|
Peruz Agopyan | Maviş Teyze | |
|
Atacan Boran | ||
|
Ayhan Candeğer | ||
|
Reşit Gürzap | Kenan Artun Seslendirmesi | |
|
Nevin Akkaya | Muhterem Nur Seslendirmesi | |
|
Faik Coşkun | Kahya | |
|
Muharrem Gürses | Faik Coşkun Seslendirmesi | |
|
Sacide Keskin | Leman Akçatepe Seslendirmesi | |
|
Abdurrahman Palay | Turgut Özatay Seslendirmesi | |
|
Kemal Ergüvenç | Orhon M. Arıburnu Seslendirmesi | |
|
Muhip Arcıman | Atıf Kaptan Seslendirmesi | |
|
Erdoğan Esenboğa | Erol Taş Seslendirmesi | |
|
Sami Ayanoğlu | Atıf Kaptan Seslendirmesi | |
|
Toron Karacaoğlu | Zeki Tüney Seslendirmesi |
Yönetmen
|
|
Senaryo
|
|
Yapımcı
|
|
Müzik
|
|
Görüntü Yönetmeni
|
|
Eser
|
|
Süre
|
91 dk.
|
Tür
|
|
Özellikler
|
Siyah Beyaz,
35 mm
|
Ülke
|
Türkiye
|
Etiketler
|
Kurtuluş Savaşı sırasında
birbirlerine âşık olan Serap ile Ahmet’in hikâyesini anlatır. Emine bir kız
çocuğu doğurduktan sonra intihar eder. Köyün muallimi Osman Müfit, bu kızı
himayesine alır ve ona Serap adını verir. Serap, İstanbul’da Kız Muallim
Mektebi’ni bitirdiği sırada, Anadolu işgal altındadır. Balıkesir’de de durum
farklı değildir. Bir yanda Anzavur’la işbirliği yapan köyün ağası Rıza Bey,
diğer yanda ise Kuvayi Milliye birliklerinin başında Muallim Osman Müfit
vardır. Rıza Bey’in oğlu Ahmet de milli birliklere katılır ve babasına karşı
çarpışır. Serap, İstanbul’dan Balıkesir’e döner. Serap ile Ahmet savaş içinde
karşılaşırlar. Ülkenin bu zorlu günleri onları birbirlerine daha çok
bağlayacaktır. (Hasan Sakın)
Ayrıntılar:
‘Bir Sergiden Tablolar
(Pictures at/from an Exibition)’ (1874) (Modest Mussorgsky) süiti; VI. ‘Samuel
Goldenberg und Schmüyle’ ile başlayıp ‘Gezegenler Senfonisi (The Planets)’deki
(1914/16) (Gustav Holst) ‘Mars, the Bringer of War’ ile biten gergin sahne.
Ilıca Köyü’nün ‘Ağa’sı Rıza; “(Günahı) Hepimizin boynunadır köylü. Emine’yi de çocuğunu da aramızda istemeyiz.”
Muallim Osman Müfit; “Durun! bir lahza beni dinleyin. Asıl günah olan hangisi, O’nu burda alıkoymak mı yoksa kovmak mı? Erkeği ölmüş fakir bir kadını, kucağında çocuğuyla nasıl sokağa atarsınız? Müslümanlığa yakışır mı bu?”
Rıza; “..Muallim, Ilıca’nın ahkâmı benden sorulur. Üstüne lazım olmayan şeylere burnunu sokmasana sen.”
Osman Müfit; “Bütün bu yaptıkların Emine seni istemedi diye değil mi?”
Köy çobanının uzaktan gelen sesi tartışmayı sona erdiriyor; “Heey! Emine dere boyunda çınarın (kitapta ‘söğüt’) dalına kendini asmış. Sallanır durur.”
Aynı isimli eserin (Birinci Baskı–1942) (Mükerrem Kâmil Su) (İkinci Basım-1950-Semih Lûtfi’nin ucuz romanlar serisi No. 25) Yeşilçam uyarlaması.
Balkan, Kafkas, Yemen derken Dünya Savaşı da bitmiş. Osmanlı perişan. Ama Anadolu’da bir umut filizleniyor; Kuvayı Milliye.
Tozlu yoldaki at arabasında genç bir öğretmen, Serap. ‘Yıldızlı gecelerin göklerine benzeyen lacivert gözler (sf. 30)’. Siyah (romanda ‘altın sarısı’) saçlar. Tayin olduğu Balıkesir’e giderken Anzavur’un adamlarından Kara Hasan ve çetesinin saldırısına uğruyor. Arabanın arka (kitapta ‘ön’) tekerleği fırlayıp oku kırılınca sürücüsü ölür, Serap baygın. Saatler sonra Ahmet onu bulup Doktor Nafiz’in evine getirir. At sırtında taşıdığı kişinin ‘çocukluk aşkı’ olduğunu daha sonra anlayacak. ‘Kalbinin, yıllardan beri sızlayan bir köşesinde mahiyetini kavrayamadığı bir his’. Çantasındaki mektuplardan genç kızın ve ‘babası’ Osman Müfit’in yaşamını öğreniyoruz.
20 yıl önceki Ilıca. İstanbullu muallim Osman ve diğer delikanlılar köyün güzel çobanı Emine’ye tutkun. Dahası Rıza Ağa da kesenin ağzını açmış. ‘Körpecik kızı’ karısının üstüne ortak getirecek. Bakımsa bakım. Üst baş dersen Balıkesir’den alacakmış. Altınlar, beşibiryerdeler. Oysa Emine’nin gönlünde başkası var, para pul dinler mi. ‘Hüseyin’ demişti bir kere. Ölünceye kadar da ‘Hüseyin’ diyecekti. Yiğit, çalışkan ve yakışıklı. Bileğini büken de çıkamamış henüz.
Delikanlıya kaçıyor. Kasabada başlarını bir kira odasına sokar sokmaz bir imam bulup nikâhlanmışlar. Ama ‘Rıza Bey bu, dört bucakta adamı var’. Haftasına varmadan yerlerini öğrenir. “Evlendiklerini kimse duymayacak, anlaşıldı mı” diyor adamları Ali Seyhan ve Abdullah Ferah’a.
‘Yayla Suyu Yan Gider’ adlı Erzurum türküsü olan pusu sahnesinde delikanlı öldürülür.
“Rıza Bey’in Saray’da dostları olduğu için mesele örtbas edildi. Emine ise yasının ağır yükü altında ezile ezile daha bir müddet yaşadı. Neden yaşadı, bunu bir türlü izah edemiyordum. Fakat günün birinde…”
Hüseyin’in çocuğunu doğurmadan ölmek istememiş. Aylar sonra bebeği ile köye dönüp asıyor kendini. Yavrucağın bakımını Osman Müfit üstlenir.
‘Saba Makamında Ney Taksimi’. “Adını Serap koydum senin.” Talihsiz Emine’nin ansızın kaybolan güzelliği ve biraz da ‘içinden silinmeyen gizli aşk hatırına’.
‘Yıllar birbirini çiğneyip’ geçmeye başlar. “Sen büyüyordun. Annenin ve babanın bütün iyi ve güzel taraflarına sahip olarak.” Fakat ne akıp giden yıllar ne de muallimin gayretleri köylüyü yumuşatabiliyor. ‘Kahpenin kızı’ Serap’ı sevmemiş kimse. Hor görüp incitiyorlar.
O’nu koruyan Ahmet ise, kaderin cilvesi, Rıza’nın oğlu. Köyde bir de söylenti çıkmış; “Emine’nin kızı muallimdendir. Yoksa neden bunca zaman üstüne düşüp baksın.” 9 yıl, tatlı ve acı günler geçirdikleri Ilıca’dan ayrılmak zorunda kalırlar.
Osman Müfit, Balıkesir’e naklini yaptırır. Serap ise İstanbul Çapa Darülmuallimatı’nda okuyup öğretmen olacak.
Ahmet’in ağaca kalp çizdiği ayrılık sahnesinde ‘Prince Igor (The Polovetsian Dances) Operası’nın (1890) (Alexander Borodin) ‘Gliding Dance of the Maidens’ bölümü var. Percy Faith’in ‘Kismet’ uzunçalarındaki (1954) yorumu ile dinliyoruz; ‘Stranger in Paradise’ (Robert Wright / George Forrest).
Tekrar yıllar sonrası. Ülkemiz bir işgalin karanlığında. İç ve dış düşmanlar ‘elele, kafa kafaya vermiş yurt topraklarını parçalamak’ telaşında. Dâhiliye Nezareti’nin ‘9. Kolordu müfettişliğinden müstafi Mustafa Kemal Paşa ile Bahriye Nazırı Esbakı Rauf Bey’in Erzurum’da kongre akdetmeleri cihetiyle yakalanarak İstanbul’a sevklerini’ istediğini yazıyor gazeteler. “…Şunun bunun hatırı ve bir zümrenin menfaati için değil yurt aşkına savaş başlamış (sf. 56–57).” Kuvayı Milliyeci Osman Müfit ve Padişah taraftarı Rıza Bey tekrar karşılaşırlar. Ahmet de Milli Kuvvetler’e katılmış bir yüzbaşı. Babası ise ‘Anzavur’la teşriki mesai ediyor.’
‘George Melachrino & His Orchestra’nın ‘Serenade in the Night’ uzunçalarındaki ‘Embraceable You’ (1928) (George Gershwin / Ira Gershwin). Muallime Serap, bu arada kendini toparlamış. [Sarı saçları kazadan sonra kumrallaşıyor (sf. 47). “İkinci yaratılışımda, tabiat hatasını tashih ediyor” demişti.] Tek arzusu bir hemşire gibi çalışıp yararlı olmak. Nafiz’in genç kıza bakışını gören Mürşide Hanım ‘pek çabuk işin farkına varır’. Ana yüreği seziyor; Oğlunun saadeti ‘bu kumral başa bağlı’. “Sevmek için ne zaman, ne de yer bahis mevzuudur (sf. 65).” Ama Serap’ın gönlü, kurtarıcısı ve çocukluk aşkı Ahmet’te. Doktor da bunu anlamış. “Harp ortasında bir sulh rüyası.”
‘La Paloma’ (1863) (Sebastián Iradier). Akbaş Silah Deposu basılır. Düşman, hiçbir şeyden habersiz, bu melodi ile eğlenmekteydi. Bu sahnede el bombasına ‘elma’ dendiğini, pimin de ısırılarak çıkarıldığını öğreniyoruz.
Serap, Sahra Hastanesi’nde hemşire. Doktor Nafiz’e yardım ediyor. ‘Yavuklusu ile evlenmeyi düşünürken ölüme giden yüzlerce, binlerce delikanlı’. ‘Vatan’ diyerek can verenler. Herkesi saran bir amaç var artık. Büyük bir istikbalin tarihini yaşıyorlar.
Ahmet, sevdiği kızla çiftliğe, annesine geldiğinde kaçınılmaz çatışma gerçekleşiyor. Babası Rıza Bey, kahramanımızı ‘Padişah Efendimize isyan etmekle’; Ahmet de babasını ‘Anzavur gibi vatan hainlerine yardım etmekle’ suçluyor.
Sonrası çok hızlı. Rıza’nın Ahmet’e ateş ederken yanlışlıkla karısını öldürmesi; Oğlunu konuşturmak için zincirlemesi; Serap’a işkence etmesi; Serap’ın anne ve babasının intikamını alarak Rıza’yı öldürmesi.
Çınar Köprü’deki çatışmada Ahmet’in üç kurşunla yaralanmasına üzülüyor, genç muallime ve ‘babası’nın kavuşmalarına seviniyoruz.
Sonrasında olanlar sinemamızda çok kullanılacaktır. Ahmet öleceğini düşünüp Nafiz’den Serap’la evlenmesini ister. Bir camideki ameliyat çok çarpıcı. Kloroform olmadığı için cerrahi işlem anestezi olmadan yapılıyor. Serap bir yandan doktora yardım ederken diğer yandan düşmanı durdurmak için makineli tüfekle başında. Benzer bir sahneyi Brigitte Bardot ve Jeanne Moreau’lu ‘Viva Maria’da (1965) göreceğiz.
Buhranlı günlerin sonunda İzmir Marşı ve Zafer; “İzmir’in dağlarında çiçekler açar//Altın güneş orda sırmalar saçar//Bozulmuş düşmanlar yel gibi kaçar.” Hastalara İzmir’in kurtulduğu müjdesini veren askeri doktor filmin bir sürprizi; (Yönetmen yardımcısı da olan) Kemal İnci.
Roman biraz farklı. Osman Müfit’in Emine’ye ‘saygı ile karışık gizli bir aşkı’ yok. O zaten İstanbul’dan gönlü yaralı gelmiş. ‘Mülkiye tahsili’ sırasında ‘zengin bir miralay kızı’ olan Leyla’yı seviyor. Ama annesiyle babası ‘pek vakitsiz ölünce mülkiye memurluğu hayaline veda edip muallim olur’ (sf. 21). Bu kez de Leyla’nın babası kızını ‘ilk mektep hocasına vermek istemez’. Hüseyin’i öldüren de Rıza değil ‘başka köyden bir eşraf çocuğu’. Bebek Serap’ı alarak oradan ayrılan Osman Müfit öğretmenliğe devam edemez ticarete atılır. Ayrıca Rıza’nın Serap’ı kamçılaması da yok kitapta. Ölümü, karısını vurduktan sonra geçirdiği kalp krizi nedeniyle. Yine filmden farklı olarak Osman Müfit, Kurtuluş Savaşı sırasında şehit olur. Ahmet vurulmuş ve İzmir Hastanesi’nde. Kör olma tehlikesi var. Nafiz’in Serap’la evlenmesini istiyor. Bu amaçla Refia Hanım’ın kızı Süheyla ile ilgiliymiş gibi davranır. Neyse ki birincisi olmasa da ikinci ameliyat başarı ile sonuçlanıyor.
Do minör 2 Numaralı Piyano Konçertosu, Op.18; I. Moderato (1900/1901) (Sergei Rachmaninov).
‘Düşmanın Balıkesir’i işgali bir saat meselesi’. Yaşlı, çoluk çocuk yüzlerce kişi at arabası ve kağnılarla, eşeksırtında, yürüyerek Ankara yolunda. Her taraf toz toprak. Ama o yıkılmaz ‘beraberlik’ düsturu. “Ölümde, yoksullukta, ıstırapta, her şeyde sarsılmayan bir beraberlik.”
Mürşide Hanım; “Arabacı, baksana biraz. Sevaptır, şu fakirleri de alalım arabamıza.”
Arabacı; “Hani benim de aklımdan geçti ya, belki istemez dedim.”
Çocuk; “Sağ ol Nine, tabanlarımız yarıldıydı yürümekten.”
(Yazan: Murat Çelenligil)
Ilıca Köyü’nün ‘Ağa’sı Rıza; “(Günahı) Hepimizin boynunadır köylü. Emine’yi de çocuğunu da aramızda istemeyiz.”
Muallim Osman Müfit; “Durun! bir lahza beni dinleyin. Asıl günah olan hangisi, O’nu burda alıkoymak mı yoksa kovmak mı? Erkeği ölmüş fakir bir kadını, kucağında çocuğuyla nasıl sokağa atarsınız? Müslümanlığa yakışır mı bu?”
Rıza; “..Muallim, Ilıca’nın ahkâmı benden sorulur. Üstüne lazım olmayan şeylere burnunu sokmasana sen.”
Osman Müfit; “Bütün bu yaptıkların Emine seni istemedi diye değil mi?”
Köy çobanının uzaktan gelen sesi tartışmayı sona erdiriyor; “Heey! Emine dere boyunda çınarın (kitapta ‘söğüt’) dalına kendini asmış. Sallanır durur.”
Aynı isimli eserin (Birinci Baskı–1942) (Mükerrem Kâmil Su) (İkinci Basım-1950-Semih Lûtfi’nin ucuz romanlar serisi No. 25) Yeşilçam uyarlaması.
Balkan, Kafkas, Yemen derken Dünya Savaşı da bitmiş. Osmanlı perişan. Ama Anadolu’da bir umut filizleniyor; Kuvayı Milliye.
Tozlu yoldaki at arabasında genç bir öğretmen, Serap. ‘Yıldızlı gecelerin göklerine benzeyen lacivert gözler (sf. 30)’. Siyah (romanda ‘altın sarısı’) saçlar. Tayin olduğu Balıkesir’e giderken Anzavur’un adamlarından Kara Hasan ve çetesinin saldırısına uğruyor. Arabanın arka (kitapta ‘ön’) tekerleği fırlayıp oku kırılınca sürücüsü ölür, Serap baygın. Saatler sonra Ahmet onu bulup Doktor Nafiz’in evine getirir. At sırtında taşıdığı kişinin ‘çocukluk aşkı’ olduğunu daha sonra anlayacak. ‘Kalbinin, yıllardan beri sızlayan bir köşesinde mahiyetini kavrayamadığı bir his’. Çantasındaki mektuplardan genç kızın ve ‘babası’ Osman Müfit’in yaşamını öğreniyoruz.
20 yıl önceki Ilıca. İstanbullu muallim Osman ve diğer delikanlılar köyün güzel çobanı Emine’ye tutkun. Dahası Rıza Ağa da kesenin ağzını açmış. ‘Körpecik kızı’ karısının üstüne ortak getirecek. Bakımsa bakım. Üst baş dersen Balıkesir’den alacakmış. Altınlar, beşibiryerdeler. Oysa Emine’nin gönlünde başkası var, para pul dinler mi. ‘Hüseyin’ demişti bir kere. Ölünceye kadar da ‘Hüseyin’ diyecekti. Yiğit, çalışkan ve yakışıklı. Bileğini büken de çıkamamış henüz.
Delikanlıya kaçıyor. Kasabada başlarını bir kira odasına sokar sokmaz bir imam bulup nikâhlanmışlar. Ama ‘Rıza Bey bu, dört bucakta adamı var’. Haftasına varmadan yerlerini öğrenir. “Evlendiklerini kimse duymayacak, anlaşıldı mı” diyor adamları Ali Seyhan ve Abdullah Ferah’a.
‘Yayla Suyu Yan Gider’ adlı Erzurum türküsü olan pusu sahnesinde delikanlı öldürülür.
“Rıza Bey’in Saray’da dostları olduğu için mesele örtbas edildi. Emine ise yasının ağır yükü altında ezile ezile daha bir müddet yaşadı. Neden yaşadı, bunu bir türlü izah edemiyordum. Fakat günün birinde…”
Hüseyin’in çocuğunu doğurmadan ölmek istememiş. Aylar sonra bebeği ile köye dönüp asıyor kendini. Yavrucağın bakımını Osman Müfit üstlenir.
‘Saba Makamında Ney Taksimi’. “Adını Serap koydum senin.” Talihsiz Emine’nin ansızın kaybolan güzelliği ve biraz da ‘içinden silinmeyen gizli aşk hatırına’.
‘Yıllar birbirini çiğneyip’ geçmeye başlar. “Sen büyüyordun. Annenin ve babanın bütün iyi ve güzel taraflarına sahip olarak.” Fakat ne akıp giden yıllar ne de muallimin gayretleri köylüyü yumuşatabiliyor. ‘Kahpenin kızı’ Serap’ı sevmemiş kimse. Hor görüp incitiyorlar.
O’nu koruyan Ahmet ise, kaderin cilvesi, Rıza’nın oğlu. Köyde bir de söylenti çıkmış; “Emine’nin kızı muallimdendir. Yoksa neden bunca zaman üstüne düşüp baksın.” 9 yıl, tatlı ve acı günler geçirdikleri Ilıca’dan ayrılmak zorunda kalırlar.
Osman Müfit, Balıkesir’e naklini yaptırır. Serap ise İstanbul Çapa Darülmuallimatı’nda okuyup öğretmen olacak.
Ahmet’in ağaca kalp çizdiği ayrılık sahnesinde ‘Prince Igor (The Polovetsian Dances) Operası’nın (1890) (Alexander Borodin) ‘Gliding Dance of the Maidens’ bölümü var. Percy Faith’in ‘Kismet’ uzunçalarındaki (1954) yorumu ile dinliyoruz; ‘Stranger in Paradise’ (Robert Wright / George Forrest).
Tekrar yıllar sonrası. Ülkemiz bir işgalin karanlığında. İç ve dış düşmanlar ‘elele, kafa kafaya vermiş yurt topraklarını parçalamak’ telaşında. Dâhiliye Nezareti’nin ‘9. Kolordu müfettişliğinden müstafi Mustafa Kemal Paşa ile Bahriye Nazırı Esbakı Rauf Bey’in Erzurum’da kongre akdetmeleri cihetiyle yakalanarak İstanbul’a sevklerini’ istediğini yazıyor gazeteler. “…Şunun bunun hatırı ve bir zümrenin menfaati için değil yurt aşkına savaş başlamış (sf. 56–57).” Kuvayı Milliyeci Osman Müfit ve Padişah taraftarı Rıza Bey tekrar karşılaşırlar. Ahmet de Milli Kuvvetler’e katılmış bir yüzbaşı. Babası ise ‘Anzavur’la teşriki mesai ediyor.’
‘George Melachrino & His Orchestra’nın ‘Serenade in the Night’ uzunçalarındaki ‘Embraceable You’ (1928) (George Gershwin / Ira Gershwin). Muallime Serap, bu arada kendini toparlamış. [Sarı saçları kazadan sonra kumrallaşıyor (sf. 47). “İkinci yaratılışımda, tabiat hatasını tashih ediyor” demişti.] Tek arzusu bir hemşire gibi çalışıp yararlı olmak. Nafiz’in genç kıza bakışını gören Mürşide Hanım ‘pek çabuk işin farkına varır’. Ana yüreği seziyor; Oğlunun saadeti ‘bu kumral başa bağlı’. “Sevmek için ne zaman, ne de yer bahis mevzuudur (sf. 65).” Ama Serap’ın gönlü, kurtarıcısı ve çocukluk aşkı Ahmet’te. Doktor da bunu anlamış. “Harp ortasında bir sulh rüyası.”
‘La Paloma’ (1863) (Sebastián Iradier). Akbaş Silah Deposu basılır. Düşman, hiçbir şeyden habersiz, bu melodi ile eğlenmekteydi. Bu sahnede el bombasına ‘elma’ dendiğini, pimin de ısırılarak çıkarıldığını öğreniyoruz.
Serap, Sahra Hastanesi’nde hemşire. Doktor Nafiz’e yardım ediyor. ‘Yavuklusu ile evlenmeyi düşünürken ölüme giden yüzlerce, binlerce delikanlı’. ‘Vatan’ diyerek can verenler. Herkesi saran bir amaç var artık. Büyük bir istikbalin tarihini yaşıyorlar.
Ahmet, sevdiği kızla çiftliğe, annesine geldiğinde kaçınılmaz çatışma gerçekleşiyor. Babası Rıza Bey, kahramanımızı ‘Padişah Efendimize isyan etmekle’; Ahmet de babasını ‘Anzavur gibi vatan hainlerine yardım etmekle’ suçluyor.
Sonrası çok hızlı. Rıza’nın Ahmet’e ateş ederken yanlışlıkla karısını öldürmesi; Oğlunu konuşturmak için zincirlemesi; Serap’a işkence etmesi; Serap’ın anne ve babasının intikamını alarak Rıza’yı öldürmesi.
Çınar Köprü’deki çatışmada Ahmet’in üç kurşunla yaralanmasına üzülüyor, genç muallime ve ‘babası’nın kavuşmalarına seviniyoruz.
Sonrasında olanlar sinemamızda çok kullanılacaktır. Ahmet öleceğini düşünüp Nafiz’den Serap’la evlenmesini ister. Bir camideki ameliyat çok çarpıcı. Kloroform olmadığı için cerrahi işlem anestezi olmadan yapılıyor. Serap bir yandan doktora yardım ederken diğer yandan düşmanı durdurmak için makineli tüfekle başında. Benzer bir sahneyi Brigitte Bardot ve Jeanne Moreau’lu ‘Viva Maria’da (1965) göreceğiz.
Buhranlı günlerin sonunda İzmir Marşı ve Zafer; “İzmir’in dağlarında çiçekler açar//Altın güneş orda sırmalar saçar//Bozulmuş düşmanlar yel gibi kaçar.” Hastalara İzmir’in kurtulduğu müjdesini veren askeri doktor filmin bir sürprizi; (Yönetmen yardımcısı da olan) Kemal İnci.
Roman biraz farklı. Osman Müfit’in Emine’ye ‘saygı ile karışık gizli bir aşkı’ yok. O zaten İstanbul’dan gönlü yaralı gelmiş. ‘Mülkiye tahsili’ sırasında ‘zengin bir miralay kızı’ olan Leyla’yı seviyor. Ama annesiyle babası ‘pek vakitsiz ölünce mülkiye memurluğu hayaline veda edip muallim olur’ (sf. 21). Bu kez de Leyla’nın babası kızını ‘ilk mektep hocasına vermek istemez’. Hüseyin’i öldüren de Rıza değil ‘başka köyden bir eşraf çocuğu’. Bebek Serap’ı alarak oradan ayrılan Osman Müfit öğretmenliğe devam edemez ticarete atılır. Ayrıca Rıza’nın Serap’ı kamçılaması da yok kitapta. Ölümü, karısını vurduktan sonra geçirdiği kalp krizi nedeniyle. Yine filmden farklı olarak Osman Müfit, Kurtuluş Savaşı sırasında şehit olur. Ahmet vurulmuş ve İzmir Hastanesi’nde. Kör olma tehlikesi var. Nafiz’in Serap’la evlenmesini istiyor. Bu amaçla Refia Hanım’ın kızı Süheyla ile ilgiliymiş gibi davranır. Neyse ki birincisi olmasa da ikinci ameliyat başarı ile sonuçlanıyor.
Do minör 2 Numaralı Piyano Konçertosu, Op.18; I. Moderato (1900/1901) (Sergei Rachmaninov).
‘Düşmanın Balıkesir’i işgali bir saat meselesi’. Yaşlı, çoluk çocuk yüzlerce kişi at arabası ve kağnılarla, eşeksırtında, yürüyerek Ankara yolunda. Her taraf toz toprak. Ama o yıkılmaz ‘beraberlik’ düsturu. “Ölümde, yoksullukta, ıstırapta, her şeyde sarsılmayan bir beraberlik.”
Mürşide Hanım; “Arabacı, baksana biraz. Sevaptır, şu fakirleri de alalım arabamıza.”
Arabacı; “Hani benim de aklımdan geçti ya, belki istemez dedim.”
Çocuk; “Sağ ol Nine, tabanlarımız yarıldıydı yürümekten.”
(Yazan: Murat Çelenligil)
Kurgu
|
Erdoğan
Esenboğa (Kurgu)
|
Ertem Göreç
(Kurgu)
|
|
Sanat Yönetmeni
|
Semih
Sezerli (Sanat Yönetmeni)
|
Yapım Ekibi
|
Mehmet Işık
(Yapım Amiri)
|
Niyazi Er (Set
Amiri)
|
|
Yönetmen Ekibi
|
Kemal İnci (Yardımcı
Yönetmen)
|
Ertem Göreç
(Yönetmen Yardımcısı)
|
|
Ülkü
Erakalın (Yönetmen Yardımcısı)
|
|
Yazım Ekibi
|
Ali
Kaptanoğlu (Diyaloglar)
|
Post-Prodüksiyon
|
Oral Özütürk
(Negatif Kurgu)
|
Rafet
Şiriner (Laboratuar)
|
|
Işık Ekibi
|
Atacan Boran
(Işık Ekibi)
|
Ses Ekibi
|
Ertem Göreç
(Senkron)
|
Erdoğan
Esenboğa (Senkron)
|
|
Firmalar
|
Uğur Film (Yapım)
|
Duru Film (Yapım)
|
|
Halk Film (Film
Hazırlık)
|
|
Halk Film (Seslendirme)
|
|
Demirtaç Film (Işık)
|
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder